Kafamızda hep bir şeyler vardır. Sınavlar, hedefler, insanlarla iletişim sıkıntılarımız, tatilden sonraki işlerimiz, daha çok para, daha mutluluk, birilerini sevip ilgi görememek, birilerine karşı eziklenmek, almak istediğimiz bir giysi, ailemizi özlemek, okuyacağımız kitaplar, net kesilmesi, bir türlü çevrim içi olamamak, birilerini kıskanmak, birilerine gıcık olmak, asıl istediklerimizle değil bir sürü gereksiz ıvır zıvırla uğraşmak, kendimizi sevmek, kendimizi sevememek.
Hiç bitmez kafamızda dönenler, istekler, o pek önemli düşüncelerimiz, kurgularımız, hayallerimiz. O günlerde, o an kafamız meşguldür, düşünceler uçuşur kafamızda, yüzer gezer düşünceler, yüzer gezer kaygılar, çoğu boş, uyduruk düşünceler, gerçekte bizi oluşturmayan, hayatımız olmayan bir sürü özlem, düşünce, kurgu.
Bu nedenle beynimiz, algımız, dikkatimiz hep perdelidir. Hayata bu perdenin arkasından bakarız. Beynimiz serbest değildir. Kurgular, önyargılar, yargılar. Bu nedenle okuduğumuzu anlamayız, dinlediğimizi de anlamayız.
Çünkü, kendi beynimizi okuruz, kendi sesimizi dinleriz. Birini dinlerken kafamız çorba gibidir, türlü gibidir, karşıdakinin sözü bitse de ben konuşsam, ona diyeceğimi söylesem, diyerek, ona söyleyeceğimizi hazırlarız.
Çünkü, bizim kafamızdakiler, bizim sesimiz karşımızdakinin söylediklerinden her zaman daha önemlidir. Çok önemlidir düşüncelerimiz. Karşıdakinin söylediklerini temiz bir zihinle dinlemeyiz, dinlemeye gerek duymayız, çünkü kendi düşüncelerimiz zaten onunkilerden önemlidir.
Onun söylediklerini değil aslında kendi duymak istediğimizi duyarız, yani kafamızda bir filtre vardır, başkalarının sözlerini, konuşmalarını kendi kafamızdakileri onaylayacak, bizim hoşumuza gidecek sözcüklere çeviririz.
Yani kendimizi dinleriz hep.